18 Mayıs 2012 Cuma



Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı oyunu üzerine notlar...


Mikhail Bakhtin'in "Carnival and Carnivalesque" (Karnaval ve Karnavalesk) kitabı karnavalın bir gösteri olmadığı ve seyirci ve oyuncu arasında bir ayrım yapmadığı üzerine bir notla başlar. Karnaval gerçek hayatın bir uzantısı değildir; daha çok "dünyanın kendi başının üstünde durduğu" yani dünyanın alt üst olduğu bir durumdur. Ve bu durum içinde tüm kısıtlamalar, kurallar, baskılar zincirlerinden kurtulurlar. Tüm hiyerarşik durumlar da bu yolla alt üst olur. 


Bakhtin'e göre carnavalesk imge kutupsaldır ve belirsizliklerden beslenir. Kutupları kendi içinde eritir ama bir yandan da bu kutupları kullanarak, alt üst ederek yapar bunu. 


Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı oyununda da durum böyledir. Aslında eğlenceli olması gereken bir lunapark ortamı tam tersine toplumun ötekileştirdiği ve kendi ve yaşadıklarıyla "bir derdi" olan karakterlerin hüznünün ve sorunlarının ortaya döküldüğü bir alan haline gelir. Normalde kabul edilemez görülen tüm kural dışı hareketler ki bunlar toplumun bastırdığı politik ve duygu yüklü durumlardır, bu ortamın içinde vücuda gelir, dillenir, bir nevi vücut bulur.


4 Nisan-5 Mayıs 2012 tarihleri arasında Extramücadele ve Nazım Hikmet Dikbaş'ın birlikte düzenlediği "Nereden Gelmemiz Gerekiyorsa Oradan Gelmişizdir" başlıklı sergisindeki Extramücadele'nin "Ayaklar Baş Olacak" adlı yapıtında olduğu gibi iktidarın kimlik değiştirmesiyle ilgili imge, oyunun dekor tasarımında belirleyici unsurlardan biridir ki bu imge yer yer metnin içinde de yer almaktadır.


Aynı zamanda Vahit Tuna'nın Lunapark Serisinde yer alan karlar altındaki lunapark fotoğrafı da eğlencesini yitirmiş, rengini yitirmiş bir ülkenin analojisini mekansal anlamda Barış Dinçel'in tasarımında ifade etmektedir. Lunapark'ın yerin içinden çıkması, batık olması ve göğe doğru deforme olup, parçalanması da yine aynı noktaları işaret etmektedir.


Böylesine rengi kaçmış bir atmosferde neler olur? Karakterler birer birer sabahın erken bir saatinde, alaca karanlıkta buluşmak üzere geldikleri bu acayip lunaparkta gitmekle gidememenin arasında savrulurken beraberliklerini ezilmiş, ötekileştirilmiş olmalarından alırlar. Oysa tam birlikteliklerini acılarının paylaşımı yoluyla kanıtladıkları anda resmin içine yine "derdi olan" bir başka kişilik girer ki belki de cephe aldıkları karşı kutuptan bir kimliktir bu yani dini bütün, Müslüman, Türk ve erkek. Oyunun ortasına kadar birlikteliklerini tamamıyla bu kesimin mağduru olma yoluyla faşist bir rejime baş kaldırma olarak algıladığımız 5 karakter bir anda bu 6. karakterin girişiyle alt üst olurlar. Başkaldırmanın kodlarını şaşırırlar.


Kutluğ Ataman, Radikal gazetesinde, 9 Ocak 2012 tarihli "Ak Partiye Güvendik Bizi Yarı Yolda Bıraktı!" başlığında Ezgi Başaran'la yaptığı söyleşisinde şöyle demektedir; "Zaten sadece Kürtler mağdur değil ki! Bakınız eşcinseller, Aleviler, dayak mağduru kadınlar, bu dönemde bile, başörtülü kadınlar." Bu denklemin içine Hrant Dink'i ve onun nezdinde tüm azınlıkları, gayri müslim toplumumuzu da eklemek mümkündür. Bu yolla ilerlersek kadınlar, Aleviler, Kürtler, Ermeniler ve son olarak da sanatçılar ve entellektüeller misal gazeteciler, tiyatrocular da bu denklemde ötekileştirilmiş mağdur olan kesimdir. Ama bir yandan da kendilerinin karşısına konumladıkları kesim de Kutluğ Ataman'ın ifadesinde de olduğu gibi bir mağduriyet durumundan şikayet etmektedir ki bu da göz ardı edilemez bir durumdur. Bu anlamda bu durum, tüm suları bulandırmakta, her şey alt üst olmakta ve denklemleri ters yüz edilmektedir.


Bu oyun tüm bunları tartışmak, ortaya dökmek, ifade etmek, yüzleşmek üzere yazılmış ve sahnelenmiştir.



15 Mayıs 2012 Salı

Paralel Evrenler


Eminim sizin de başınıza gelmiştir. 
O an... 
O fark ediş anı... 
Bir insanla tanışırsınız ve bir anda fark edersiniz ki siz aslında çoktan tanışmışsınız. Paralel evrenlerde hayatlarınıza devam etmişsiniz bunca zaman. Siz kendi evreninizde, o da kendinde... Sonra o an gelir. Fiziksel olarak karşınıza dikiliverir bu insan. Aynı anda düşündüğünüzü, aynı anda konuştuğunuzu, söylemeden bildiğinizi, anlatmadan anladığınızı ve aynı sesi aynı anda çıkardığınızı fark edersiniz. Senelerdir tanıştığınızı düşünürsünüz ama aslında hiç tanışmamışsınızdır. Ve birden her şeyi bilmek istersiniz o insanla ilgili. 2 yaşındaki halini, hangi okulda ne yaptığını, sabahları nasıl kalktığını, en sevdiği yemeği, arkadaşlarını, kızdığı anları, evliyse kiminle evlendiğini, çocuğuna nasıl baktığını merak edersiniz, çılgınca bilmek istersiniz. Hatta onu ya da başkalarını bilgi almak için sık boğaz etmemek için zor tutarsınız kendinizi. Kaybettiğiniz zamanlar için gelecekteki tüm zamanları talep etmek istersiniz ondan. Nedir bu? Tam adını da koyamazsınız ama içinde sevgi ve sizi aşan başka güçlerin olduğunu bilirsiniz. 
İşin aslı hiç tanışmayabilirdiniz. Şanslısınız. En azından tanıştınız. Başka bir hayata kalmadı el sıkışmanız. Bu bile yeterli olmalı. 



"Recent discoveries in quantum physics (the study of the physics of sub-atomic particles) and in cosmology (the branch of astronomy and astrophysics that deals with the universe taken as a whole) shed new light on how mind interacts with matter.These discoveries compel acceptance of the idea that there is far more than just one universe and that we constantly interact with many of these “hidden” universes."

8 Mayıs 2012 Salı


"Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı "
oyunu için dekor hazırlıklarından bir kare
Eğlencesi kaçmış bir ülkede eğlencesini yitirmiş bir lunaparkta geçen şifreli bir oyun; "Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı..."

Fantastik bir lunapark atmosferinin içine dâhil olan seyirci, oyunun yarattığı masalsı gerçeklik içinde kendini, özgürlük ihlallerinin gün geçtikçe yoğunlaştığı "hayali" bir ülkede çözüm arayan 6 karakterle yüz yüze bulur. Hepsinin tek amacı vardır; "gitmek"... 

Yazan, Yöneten: Yeşim Özsoy Gülan
Sahne Tasarım: Barış Dinçel
Işık Tasarım: Kemal Yiğitcan
Ses Tasarım: Korhan Erel
Yönetmen Yardımcıları: Can Özden, Ezgi Düzenli, Ferdi Çetin
İdari İşler Direktörü: Nilüfer Dönmez
Fotoğraf Konsept: Genco Gülan
Fotoğraf: Hande Göksan  

Oyuncular:
DOA (Derdi Olan Adam) - Ali Rıza Kubilay
HKA (Herşeyini Kaybetmiş Adam) - Hakan Atalay
GK (Gencecik Kız) - Begüm Akkaya
 (Gencecik Çocuk) - Musab Ekici
ASA (Adını Saklayan Adam) - Oğuzhan Ayaz
SAA (Sürekli Ağlayan Adam) - Emin Maltepe
Lunapark Bekçisi - Rıfat Doğu


Mayıs 2012 Tarihleri:
18 Mayıs Cuma (21:00)
19 Mayıs Cumartesi (15:30 Matine ve 21:00 Suare)
25 Mayıs Cuma (21:00)
26 Mayıs Cumartesi (15:30 Matine ve 21:00 Suare) 

14 Aralık 2011 Çarşamba

"SANKİ"


“İnsanlar, hanımefendi, tüm hayatlarını bir şeylerden kaçmak için harcarlar. Adeta çarçur ederler onu. Hele bilinmeyen şeylerden kaçmak için özel bir gayret sarf ederler. Allaha inanırlar ama Allah’ı kurcalamak istemezler. Cinleri bilirler, onlar hakkında hikâyeler dinlerler ama geceleri onları unutabilmek için dualar ederler. Farklı ülkeleri bilirler, kimileri seyahatler eder ama nadiren bilmediği ülkede yaşamak isteyenler olur. Ölen geri dönen olur hikâyelerini dikkate almazsınız. Beyniniz vardır, derinliklerinden korkarsınız. Kalbiniz vardır deli gibi atmasın diye ilaç bile alırsınız. İsteseniz, dileseniz içinizdeki güç sizi göğe ulaştırabilir ama bilmek istemezsiniz. Bir de üstüne bilimden irfandan bahsetmeyi görev bilirsiniz. Garip ikilemler yaşarsınız. Anlam veremezsiniz. Kendinize sayısız sınırlar koyarsınız sonra da onları aşmaya çalışmakla geçer zamanınız. Anlayacağınız tüm hayatınız kaçmakla, kaçamaklarla geçer. Hayatın sonuna geldiğinizde de korkularınız o denli yerleşmiştir ki öbür dünyayı düşünmekten kaçırdıklarınızı ya da kaçtıklarınızı unutursunuz.”

(SANKİ, 2012de bitirmeyi umut ettiğim romanımın sevdiğim bir yerinden alıntı) 

4 Aralık 2011 Pazar

2011-2012 sezonuna gireli sanırım 2-3 ay oldu. Bu sene radikal bir kararla GalataPerform'da kendi oyunlarımızı yapmamaya karar verdik. Sadece proje-prova ve atölyelere açacaktık ama kiralamalara da açıktık. Nitekim program da öyle şekilleniyor. 2012 senesi böyle biraz geçiş aşamasında tamamlanacak ve bu senenin sonunda yeni bir yere geçmeyi hedefliyoruz. Umarım her şey yolunda giderse...

Yüzyılın Aşkı devam ediyor. Daha düşük bir tempoyla farklı mekanlarda. İlk oyunumuzu Akatlar Kültür Merkezi'nde oynadık. Güzeldi. Sadece bütün oyun bir masa ve iki iskemle etrafında şekillendiği için masamız yorulmuş. Geçen oyunda iskemlelerde sorun çıkmıştı bu oyun da masa sinyal verdi. Beni ihmal ettiniz diye. Bakıma alınması lazım. Gelecek oyuna kadar. Kendisiyle özel bir konuşma yaptık. Rahatsızlıklarını ifade etti. Umarım birbirimizi anlamışızdır.

Oyunu tekrar izlerken yine provaya girme hissiyatı kapladı içimi. Bu bir klasik artık. Ne kadar tatminsiz bir yönetmen olduğumu bilemezsiniz. Bu artık tatminsizlik değil de bence kendini bilmezlik derecesine dayandı. Yazık oyuncularımızın da bir suçu yok aslında. Ben ne dediysem onu yapıyorlar ama her seferinde içimi "öfff kim yapmış bu oyunu, şöyle olur mu böyle olur mu" meseleleri kaplıyor. Artık kimseler dayanamayacak birgün bana diye çok korkuyorum. Yine de hatırlama provaları sırasında ilk sahnede değişiklik yapmayı başardım. :))) Belki birkaç yurt dışı turnemiz olacak. O sırada da bir şeyler sıkıştırırım artık... Oyuncular da en yakın köprüden atarlar beni artık.

Bu arada mekanda yani GalataPerform'da Yeni MEtin Yeni Tiyatro oyun yazarlığı atölyeleri başladı. Bu konuda alçak gönüllülük yapmayacağım. Bence çok iyi bir program oluşturduk. Yabancı oyun yazarlarıyla ve kendi perspektifimizle güzel bir program oldu. Şu anda üniversitelerde bile böyle bir oyun yazarlığı programı yok bence. Ama tabii sonuçlar ne olur bilemem. Yol üzerinde ilerledikçe anlayacağız. Geçmişte yaşanan tatsızlıkların bir daha tekrarlanmaması için önlem almaya çalışıyoruz. Artık hiç ne diye sormayın hatırlamak bile istemiyorum. İlk ders 1 aralık akşamı başladı. Önce Yeni Metin Yeni Tiyatro'nun geçmişte yaptıklarından başladık. Sonra bu sene yapacaklarımızı anlattık ve sonra katılımcıların kendilerini anlatmalarını istedik. Güzel ve farklılıklarıyla beraber zenginleşen bir grup oldu. Burslular ve yarı bursluların olması çok iyi bir fikirdi bence. Çünkü bu programın sadece para verip bir şeyler öğrenmek isteyen insanlardan ibaret olmasından ziyade beraber yol alabileceğimiz kişilerden oluşması bizim için çok değerli. Hatta bu nedenle ücret veren insanları bile geri çevirmek durumunda kaldık açıkçası. Okan Urun, Mark Levitas, Beliz Güçbilmez ve Sibel Arslan Yeşilay da ekibin ve programın içinde büyük katkı sağladılar ve sağlayacaklar da. Sadece ayrılan bir arkadaşımız oldu ekipten. O konuda üzgünüz. Bunun dışında her şeyin güzel ilerleyeceğine inancım var.

Yeni oyunumu yazmaya başladım. Kafada yazmaya başladım desem belki daha doğru ama biraz biraz da yazıyorum. Muhtemelen Nisan gibi çıkar. Beraber çalışmayı istediğim müzisyenler ve oyuncular var. Bir an evvel elimde bir şeyler oluşsun da onlarla görüşebileyim istiyorum ama bir yandan da acele davranıp hata yapmak ya da istemediğim şeyleri yapmak da istemiyorum. Klasik üretim süreci sancıları devam ediyor yani. Kimi günler bir cümle yazıp 2 sayfa silip bütün gün boş boş oturuyorum ya da daha doğrusu boş oturduğum bir zaman olmuyor da kendimi başka başka işlere veriyorum. Umarım çok bunalımlı bir süreç yaşamam bu sefer. Yüzyılın Aşkı beni ve hayatımı ortadan çatlatmıştı çünkü.

Şimdilerde ilham perilerimi arıyorum. Genelde sabaha karşı 6'ya doğru bahçemde belirip sonra uçup kaçıp gidiyorlar. Kısacası beni delirtiyorlar.


Muse Bliss ile rockandme

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Oyun biterken hafıza cinleri...

Yüzyılın Aşkı bu sezon için miyadını tamamladı. Keyifli bir sezon geçirdik. İnişleri ve çıkışlarıyla. Yeryüzü perileri, gökyüzü şeytanları ve kendimizle yarıştık, savaştık, barıştık, anlaştık. Gözlerimizin aradığı seyircilerimiz kapılarımızdan içeri girdiler ve sunulanı afiyetle yediler. Seyircimiz ne düşünür dedik; sorduk, kimi zaman güzel, zevkli, methiyelerle dolu, gururlu kimi zaman da acı, umursamaz, kayıtsız cevaplar aldık. Oyunumuz da hayat gibiydi. Acısı tatlısıyla. Biz her zaman olduğu gibi tatlıları hatırlamak istedik ama acıları da dinledik. Hatta ona göre kendimize düstur çektik, ayar yaptık kimi zaman da karşımızdakinin bilgisizliğine ya da hayat eksikliğine verdik dinlemedik, dinlememeyi tercih ettik.

Türkçemizde 7den 70e diye bir tabir vardır. Güzel bir tabirdir. Oyun da 7 değil ama 15inden 70ine hatta anneannemi ve efradını da sayarsak 90ına kadar geniş bir kitleye hitap etti. Oyunumuz bir hafıza oyunuydu ve ilginç bir şekilde fark ettik ki zikrettiğimiz dönemleri daha fazla yaşayanlar yani 40ların üstündeki seyirci kitlemiz kendilerini daha fazla bağladılar oyunumuza. Açılan her sayfa onlar için ayrı bir önem teşkil ediyordı ve beyin ve kalp hücrelerini kurcalıyordu. Herkesin yaşanmışlık tecrübesine göre sayfa sayfa açtığımız tarihleri farklı şekillerde algıladığını anladık. Genç bir seyircimiz oldu 90lara, Şimdi bölümüne bayıldı, 24lerde, darbe zamanlarında, 43lerde yetim kaldı. Sağcı seyircilerimiz oldu sırf Deniz Gezmiş bölümünden dolayı oyunu zincirledi ve yine solcu seyircimiz oldu sadece Deniz Gezmiş için geldi ve oyunla karşılaştı, ona az geldi bir sahneyle geçmek Deniz Gezmiş'i aç kaldı. Kimi seyircimiz oldu oyun öncesi Genco Gülan'ın çektiği su altı fotoğraflarından ağımıza takıldı ve oyunda görsel olarak da suyu aradı, sualtını. Halbuki oyun suyun içine dalmak gibi birşeydi benim için. Bilmem anlatabildim mi onlara ama sadece onlar için bir iki su altı görseli de koymak olmazdı oyuna. Hem her zaman olduğu gibi herşey ve hiçbirşey bana bağlıydı. Tasarımcılarımız apayrı güzellikler kattılar oyuna, videolarla, seslerle, bir masa ve iki iskemleyle koca bir yüzyılın aşkını anlatmamızı sağladılar. Oyuncularımız oldu her oyundan sonra kucaklaşabildiğim ve çok sevdiğim.
Oyun bitti, hafızada kaldı herşey. Gelenlerin, benim, çalışanların hafızasında kaldık ve her zaman olduğu gibi tabii ki eksik kaldık. Yazılanlar oldu oyun üzerine bu eksik kalma durumunu yaşatmak istediğimizi anlamadılar. Eksiklikleriyle yüzleşemediler. Hafıza da aşk da eksikdi bu oyunda. Tamamlanamazdı ve oyun bu tamamlanamama durumu üzerineydi. Kimi zaman seyirciye tam tatmin yaşatma noktasından imtina edecek kadar. Parçalıydı dramaturji ve dolayısıyla yapı çünkü yine bütünselllik yakışmadı hafızanın dehlizlerine. Yalandı. O yalanı söylemek istemedim. Söylemedim.

Ve işte sevgili hafıza cinlerim bizden bu sene bu kadar. Gelecek sezon yine oynaşacağız sizinle... Görüşmek üzere...

26 Şubat 2011 Cumartesi

Oyun başladı...

Oyun başladı. Ve sonrası. Seyirciyle buluştuğu anlar. Her oyundan sonra herkesin beynini okumak isterdim. Mümkün olmuyor. Şubat'a denk geldi. 14 Şubat furyasından nasibimizi aldık. Ne kadar çok aşkla ilgili oyun film varmış bu aya göre çıkışı ayarlanan... Bu bir anlamda bizim için iyi olmadı. Her  ne kadar alternatif bir tiyatro olarak devletten aldığı neredeyse tüm parayı bir halkla ilişkiler şirketine vermişken ve onların da bu oyunun Şubat'ta çıkmasını bir pazarlama tekniği olarak kullanmasına yarı gönüllü eyvallah çeksek de gönlümüz bir hoş oldu tabii...

Sistemin dışına çıkmak mümkün değil. Çıkıp da ayakta kalabilmek bir mucize artık. Gerçek aşk kadar derin bir mucize. Bu nedenle "yenilgiyi kabul edip devam etmek gerek" (oyundan) sanırım.