Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı oyunu üzerine notlar...
Mikhail Bakhtin'in "Carnival and Carnivalesque" (Karnaval ve Karnavalesk) kitabı karnavalın bir gösteri olmadığı ve seyirci ve oyuncu arasında bir ayrım yapmadığı üzerine bir notla başlar. Karnaval gerçek hayatın bir uzantısı değildir; daha çok "dünyanın kendi başının üstünde durduğu" yani dünyanın alt üst olduğu bir durumdur. Ve bu durum içinde tüm kısıtlamalar, kurallar, baskılar zincirlerinden kurtulurlar. Tüm hiyerarşik durumlar da bu yolla alt üst olur.
Bakhtin'e göre carnavalesk imge kutupsaldır ve belirsizliklerden beslenir. Kutupları kendi içinde eritir ama bir yandan da bu kutupları kullanarak, alt üst ederek yapar bunu.
Yola Çıktığım Gün Sakin Serin Bir Sabahtı oyununda da durum böyledir. Aslında eğlenceli olması gereken bir lunapark ortamı tam tersine toplumun ötekileştirdiği ve kendi ve yaşadıklarıyla "bir derdi" olan karakterlerin hüznünün ve sorunlarının ortaya döküldüğü bir alan haline gelir. Normalde kabul edilemez görülen tüm kural dışı hareketler ki bunlar toplumun bastırdığı politik ve duygu yüklü durumlardır, bu ortamın içinde vücuda gelir, dillenir, bir nevi vücut bulur.
4 Nisan-5 Mayıs 2012 tarihleri arasında Extramücadele ve Nazım Hikmet Dikbaş'ın birlikte düzenlediği "Nereden Gelmemiz Gerekiyorsa Oradan Gelmişizdir" başlıklı sergisindeki Extramücadele'nin "Ayaklar Baş Olacak" adlı yapıtında olduğu gibi iktidarın kimlik değiştirmesiyle ilgili imge, oyunun dekor tasarımında belirleyici unsurlardan biridir ki bu imge yer yer metnin içinde de yer almaktadır.
Aynı zamanda Vahit Tuna'nın Lunapark Serisinde yer alan karlar altındaki lunapark fotoğrafı da eğlencesini yitirmiş, rengini yitirmiş bir ülkenin analojisini mekansal anlamda Barış Dinçel'in tasarımında ifade etmektedir. Lunapark'ın yerin içinden çıkması, batık olması ve göğe doğru deforme olup, parçalanması da yine aynı noktaları işaret etmektedir.
Böylesine rengi kaçmış bir atmosferde neler olur? Karakterler birer birer sabahın erken bir saatinde, alaca karanlıkta buluşmak üzere geldikleri bu acayip lunaparkta gitmekle gidememenin arasında savrulurken beraberliklerini ezilmiş, ötekileştirilmiş olmalarından alırlar. Oysa tam birlikteliklerini acılarının paylaşımı yoluyla kanıtladıkları anda resmin içine yine "derdi olan" bir başka kişilik girer ki belki de cephe aldıkları karşı kutuptan bir kimliktir bu yani dini bütün, Müslüman, Türk ve erkek. Oyunun ortasına kadar birlikteliklerini tamamıyla bu kesimin mağduru olma yoluyla faşist bir rejime baş kaldırma olarak algıladığımız 5 karakter bir anda bu 6. karakterin girişiyle alt üst olurlar. Başkaldırmanın kodlarını şaşırırlar.
Kutluğ Ataman, Radikal gazetesinde, 9 Ocak 2012 tarihli "Ak Partiye Güvendik Bizi Yarı Yolda Bıraktı!" başlığında Ezgi Başaran'la yaptığı söyleşisinde şöyle demektedir; "Zaten sadece Kürtler mağdur değil ki! Bakınız eşcinseller, Aleviler, dayak mağduru kadınlar, bu dönemde bile, başörtülü kadınlar." Bu denklemin içine Hrant Dink'i ve onun nezdinde tüm azınlıkları, gayri müslim toplumumuzu da eklemek mümkündür. Bu yolla ilerlersek kadınlar, Aleviler, Kürtler, Ermeniler ve son olarak da sanatçılar ve entellektüeller misal gazeteciler, tiyatrocular da bu denklemde ötekileştirilmiş mağdur olan kesimdir. Ama bir yandan da kendilerinin karşısına konumladıkları kesim de Kutluğ Ataman'ın ifadesinde de olduğu gibi bir mağduriyet durumundan şikayet etmektedir ki bu da göz ardı edilemez bir durumdur. Bu anlamda bu durum, tüm suları bulandırmakta, her şey alt üst olmakta ve denklemleri ters yüz edilmektedir.
Bu oyun tüm bunları tartışmak, ortaya dökmek, ifade etmek, yüzleşmek üzere yazılmış ve sahnelenmiştir.





